11 Aralık 2016 Pazar

Hayat Çölü



Sevmekten başka güzel şey kaldı mı?
Bomboş kalplerimiz...
Acımasız akbabalar uçuşuyor göklerde
Çölün sıcağı yakıyor bedenleri
Yere basmak zulüm ama;
Mümkün mü yere basmadan ayakta durmak?
Her yer göz alabildiğine uzak
En yakında güneş var gözün gördüğü
Günü aydınlatıyor, yolu açıyor belki
Ama yakıyor bedenleri
Zulüm mü bu yoksa merhamet mi?
Bir gölge bulunmaz mı bu çölde,
Kalbi nefes alan bir koruyucu?
Yoksa toprak yakar, kaktüs batar,
Akbabalar leşimizi mi bekler yalnızca?
Bir bulut gelmez mi çöle hiç?
Bir göl bulunmaz mı yanan gönülleri ferahlatacak?
Bir emin bulunmaz mı eşkıyadan koruyacak?

Suya mı aç bedenler?
Yoksa daha mı muhtaç gönüller?
Bir kalabalık lazım bir serinlikten evvel
Yalnızlık daha zehirli susuzluktan
İhanet daha tehlikeli soyulmaktan
Hele sevgisizlik...

Bir çöl misali şimdilerde dünya
Yaşadıkça yakıyor hayat güneşi
Ayakta kalmak şart yaşamak için
Ama ölümden kaçmak neden?
İnadına yaşamak, evet.
Ama bir anlasam...neden?

9 Aralık 2016 Cuma

Zaman Mefhumu



Saatimin saniyesi göz kırptı yine
Pili bitene dek
Bir saniye daha düştü maziye
Saatim durana dek
Duvardaki saatim aval aval bakıyor
Zaman durdu mu ne
Geçmiş, gelecek.. durmuyor, akıyor
Pil bitse de vakit düşmeyecek
Bir çelme takamaz kimse
Vakit denen o serseriye
Bitişe varır bir gün elbet
Kapatır defteri, gömülür kabrine
Saniye kabristanına gittim dün akşam
Gözyaşlarım suladı toprağı
Ancak ölen dönmüyor demişler
Anlarım gitti, dönüp bakmadı

21 Mayıs 2016 Cumartesi

Kıymeti Bilinmeyen Varlık: İnsan

          İnsan kâinatın bir modellemesidir. Yapısal olarak mikro âleme inildiğinde insanın kâinatın bir kopyası olduğu fark edilecektir. Bunun ötesinde insanın bir de batıni dünyası vardır ki kâinatlar onun içine sığamaz. Her insan özellikle ruh dünyası itibariyle ayrı bir âlemdir. Herkesin hayatı anlamlandırma şekli, değer yargıları, hedefleri, hayalleri farklı farklıdır. Bu yönleriyle insan muazzam bir başyapıt gibi inşa edilmiştir. Hepsinden öte insanı tüm diğer varlıklardan bir adım öne çıkaran bir özelliği vardır ki o da üretebilme kabiliyetidir. Bu kabiliyetin altında başka hiçbir türde olmayan şuur ve irade yatmaktadır. Bu üretmeler, olayları, durumları süzüp her zaman farklı tepkiler verme sonucunu doğurur. Benzer olaylar ve tepkiler olabilir; ancak dünyada hiçbir şeyin durağan olmadığı, atomların yer değiştirdiği, hücrelerin yenilendiği ve her varlığın yaşlandığı göz önüne alınırsa bu olaylar asla tıpatıp aynı olmayacaktır, verilen tepkiler de öyle. Her insanın bir karaktere sahip olması, belli alışkanlıkları olması her olayın ve her olaydaki davranışın birbirinden farklı olduğu gerçeğini değiştirmez. Her olay yenidir, zaman değişmiştir ve insan tecrübelenmiştir. Tecrübelenen insan artık aynı insan değildir. Tüm bunlar bir araya geldiğinde insan kadar orijinal olan, gerek ruh dünyasıyla gerek fikir dünyasıyla başlı başına sonsuz bir âlem olan ikinci bir canlı göstermenin imkânsıza yakın olduğu sonucu çıkarılabilir. Bu sonsuzluk ise insanı mükemmellik potansiyeline sahip bir konuma getirir. Bu, her insan mükemmeldir demek değildir. Her insan orijinaldir, her insan esasında yeri doldurulamayandır.

          Günümüzde yeri doldurulamayan insanın kıymeti azalmıştır. İnsana verilmesi gereken kıymet makinelere verilir olmuş, insanla geçirilmesi gereken vakit teknolojik aletlerle geçirilir olmuştur. Hayatımızı sözde kolaylaştıran bu makinelere bağlılık artmıştır. Sanallıklar hayatımızı işgal etmiştir. İnsanlar, sanal âlemin sözde sınırsız oluşunun büyüsüne kapılmıştır. Tüm bu teknolojik ilerlemeler sözde medeniyet olarak anılmaktadır. Aile içinde herkes birbirinden kopuk yaşarken, insanlar arkadaşlarıyla bir araya geldiklerinde birbirlerinin yüzlerine bakmazken, medeniyetten bahsedilmesi trajikomik bir durumdur. İnsanın sonsuz iç dünyası dururken, her an tüm dünyayı şaşırtma potansiyeline sahip bir üretme kapasitesi varken yalnızca fiziki güzelliğin, karizmatikliğin, sahip olunan arabanın, saatin, gömleğin dikkate alınması medeniyet değildir. Medeniyet ilerleme demektir. Güncel gelişmeler ise insanı ya hayvani duygularla sarmakta yahut robotlaştırmaktadır. Hayvanlar ya da robotlar insandan ileri değillerdir. Çünkü insanı insan yapan karar verebilme yeteneği yani iradesidir. Bundan feragat edip, sonsuz potansiyeli kullanmamak bir ilerleme değil gerilemedir. Bu gerilemenin temelinde bilinçsizce hayatlara girmesine izin verilen, yenilik adı altındaki ömür hırsızları vardır. Bu yenilikleri bilinçli şekilde ve anlatıldığı gibi hakikaten hayatı kolaylaştırmak amacıyla kullanmayı bilenler ve bunun ötesinde insanlara verdiği değeri asla azaltmayacak olanlar gerçek manada medenileşecek olanlardır.

          İnsan ancak insan olmaya değer verdikçe gerçek manada medenileşebilir. Bu da insan vasfına uygun şekilde yaşamaya ve diğer insanlara değer vermeye bağlıdır. Bugün kalbi düşünülmeden kırılan bir insanın kıymeti ancak yarın gittiğinde anlaşılacaktır. Eşyaların zarar görmemesi için gösterilen hassasiyet insanların da zarar görmemesi için sarf edilmelidir; çünkü bu hassasiyeti, bu özeni en çok hak eden varlık, sonsuz potansiyeliyle insandır. “Black Mirror” adındaki bir İngiliz dizisinde fiziksel olarak kusursuz bir insan yapısında olan robot üretilmiştir. Bu robota ölmüş bir insanın internet üzerindeki konuşmaları, ses kayıtları, videolarının tanımlanmasıyla robot sözde o kişi haline gelmektedir. Ancak bölümün sonunda eşi ölen ve ona olan özlemini gidermek maksadıyla bu robottan sipariş eden kadın sinir krizi geçirerek “Onun yeteri kadarı bile değilsin, hiçbir şeysin sen!” diye robota bağırmaktadır. Bir başka örneğe ise Christopher Nolan’ın yönettiği “Inception” filminde rastlanmaktadır. Rüya kontrolü yapabilme ve rüyada hayal gücüyle istediği her şeyi oluşturabilme yeteneğine sahip olan Cobb, filmin sonunda ölmüş olan karısının rüyasındaki hayaliyle konuşmaktadır. Burada Cobb’un söylediği “İnandığım tek şey sen ol isterdim. Ancak seni her şeyinle, tüm mükemmelliğinle kusursuz olarak hayal edemiyorum. Kendine bir bak. Sadece bir gölgesin. Sen sadece karımın gölgesisin. Elimden gelen en iyi hayalsin ama üzgünüm, yeterince iyi değilsin.” sözlerinden anlaşılacağı üzere ne bir hayal, ne en ileri teknolojik gelişmeler insanın sonsuz dünyasını karşılamaya yetmeyecektir. Her zaman sınırlı olarak kalacaktır. Asla gerçek bir insanın hak ettiği değeri hak etmeyecektir.

          Tüm bunlardan sonra çıkarılması gereken sonuç insanın sınırsız bir dünyaya ve yaratıcılığa sahip olduğu ve onun kadar değerli ikinci bir varlığın bulunmadığıdır. Her insan için hem insanlığın gerektirdiği şekilde yaşamak hem de en büyük değeri insanlara vermek en büyük vazifelerdendir ve gerçek medeniyete ulaşmanın bir yoludur. İnsanın kıymetini bilenler, gerçek insanlığa ulaşmış olanlardır. Gerçek insanlığa ulaşmak ise insan olmanın tek gayesi olmalıdır.

Yararlanılan Kaynaklar

-Nolan, C. (Yönetmen). (2010). Inception. ABD. -Harris, O. (Yönetmen). (2013).
-Black Mirror. 2.Sezon, 1.Bölüm. İngiltere.

24 Kasım 2015 Salı

Bir Islak Yolun Yolcusu

          

          Bir kimsenin hiç kimsesiydim bir zamanlar. Başıboş dolaşırdım yollarda. Kafama estiği zaman çıkardım yataktan, kafa esmediği zaman çıkmaz yatar dururdum. Bir hikayem var sanırdım. Ama bilirdim bomboş bir hikaye olduğunu. Bir yerlerinde bir eksik olduğunu, manasız bir şekilde sürüp gittiğini o hikayenin. Bazen ağlardım o hikayemi düşünürken, bazen ağlamam gereken yerde gülerdim acımasızca. Başımı alıp gitmek isterdim bu şehirden. Noktalamak isterdim hikayemi. Üç yıldızı koyup yeni bölüme geçmek değil, bir sayfa boşluk bırakıp yeni başlık atmak değil, bir kitabın kapağını kapatıp da serinin ikinci hikayesine başlamak da değil. Cümle bitmiş, bitmemiş ne fark ederdi ki? Noktayı orda koysam, kapağını kapatsam hikayemin. Cebimden çıkarıp çaksam çakmağımı, yaksam hikayemi. Yaksam ve kül olsa. Kimse görmemiş olsa beni, kimse okumamış olsa hikayemi, kimse dahil olmamış olsa benliğime, hür olsam, bir martı gibi gitme özgürlüğüm olsa ama gitmesem. Kalsam ama gitmek istediğim zaman tutanım olmasa. Kimse değil tutan esasında. Ben benden kurtulsam alâsı olurdu aslında.

          Kapşonlumu giydim, ıslak sokaklarda yürüyorum. Kimse yok, bozuk bi elektrik trafosunun sesleri geliyor. Onun önünden geçiyorum kafamı kaldırmadan. Gökyüzüne bakmak istiyorum, kafamı kaldırıyorum ve yükselen binaları görüyorum. Yıldızlar uzakta, o kadar uzaktalar ki ışıkları bile görünmüyor. Ellerim üşüyor, bu yüzden pantolonumun ceplerinden çıkarmıyorum ellerimi. Yürümeye devam ediyorum. Ama nereye gittiğim hakkımda hiçbir fikrim yok. Bir amacım da yok gerçeği söylemek gerekirse. Bir hedef belirlemeden atmışım kendimi sokağa. Neden kimse yok, neden yıldızlar bu kadar uzakta. Gün de uzak mı acaba? Saatime bakmak için kolumu kaldırıyorum ama kolumda saat yok. Zamanı kaybetmişim. Oturup ağlasam, kendimi yerlere atsam, ıslak kaldırıma oturup beklesem ne olacak ki diyorum kendi kendime. Bir şans vermiyorum onlara. Ne kaldırıma, ne yola, ne yağmura. Onlar yokmuş gibi davranıyorum yine. Herkes nerede diye haykırıyorum. Apartmanların ışıkları da yanmıyor. Herkes mi uyuyor yoksa herkes mi ölüyor? Yoksa yağmurun maruz kaldığına onlar da mı maruz kalıyor? Tek yaşayan ben miyim Allah’ım? Yaşamak mı..?

Bir hüzünlü müzik gibi, dinlerken ağlamak istiyorum kendimi. Kalbim çarpsın, o da ağlasın. Melekler bir olsun benimle, yıllardır gözyaşı eksik olmayan sol kanadım da ağlasın, mürekkebi kullanılmaya kullanılmaya kurumaya yüz tutmuş olan sağ kanadım da.. Ben yürümeye devam edeyim ama gece olmasın. Yağmur yağmasın, yerler ıslak olmasın. Karanlık dağılsın, güneş gülümsesin ben de ona gülümseyim. Herkes uyumasın. Herkes ölmesin. Ben ölmeyim. Yaşayalım, bir hayatımızı “bir”ine uygun yaşayalım. Ama bunu isteyemem ben. Gözyaşımı silmesi için Bir’inin…Önce ağlamam lazım genç dostum. Kürek sallamadan yorulan mı arar gözün? Tam karşındayım. Bir teselli için erken değil mi gözüm? Gel önce bir koşmaktan yorulsun bacaklarımız, sıcaktan kurusun boğazımız, karanlıktan gözlerimiz burnumuzun ucunu göremez hale gelsin Azizim. Sonra düşünürüz yatıp uyumayı, sonra isteriz suyu, sonra seviniriz gün doğumuna. Yoksa şimdiki halimizden de kötü bir halde buluveririz kendimizi. Her gün her yer aydınlansın diye, içimiz ısınsın diye, çiçekler açsın diye, meyveler büyüsün diye milyonlar kilometre öteden güneş gülümsetiliyor… Zaman sürdürülüyor ki nihayete ersin hayat, tarlalar meyvelerini versin diye dönüyor dünya…


“Uçurumun kenarındayım Hızır
Bir dilber kalesinin burcunda
Vazgeçilmez belaya nazır
Topuklarım boşluğun avcunda
Derin yar adımı çağırır
Kaldım parmaklarımın ucunda
Uçurumun kenarındayım Hızır
Bir gamzelik rüzgar yetecek
Ha itti beni, ha itecek
Uçurumun kenanndayım Hızır
Divan hazır
Ferman hazır
Kurban hazır”

Ömer Lütfi Mete

18 Ekim 2015 Pazar

Bilinmeyen Adaya Yolculuk



          Bilinmezler bilinene dek, bilinmez oldukları bilinemez. Bu sebepten olsa gerek, pek çok insan bilinmezleri farkında olarak ya da olmayarak inkâr eder. Bilinmez olan kimi zaman bir kavramdır, kimi zaman bir duygudur, kimi zaman bir olaydır. Bazen insan insanı bilemez, bazen de insan insanlığını bile bilemez. Bilmemek, bilmediğinin farkında olmamak kadar kötü değildir. Çünkü bilmediğini bilen en azından bilmesi gereken temel şeyi biliyordur. Bilmediğini dahi bilmeyen ise öğrenmenin yolunu daha işin başından kapatmıştır. Peki, bilmediğini bilmeyen insan neden ısrar eder bilmemekte?
          İnsanın pek çok hatasında rol oynayan ön yargı bu problemde de ana etkendir. Kimileri tek doğrunun kendi bildikleri olduğunu iddia eder. Kimileri sahip oldukları bilginin yeterli olduğunu düşünür, daha fazlasını bilmek istemez. Kimileri de hayatında en ufak değişikliklere bile karşı olduğu için yeni şeyler öğrenmenin hayat düzenini bozacağını düşünür. Ve korkar insan. “Tek doğru budur.” dediği durumlarda yalancı çıkmaktan, yeterli bilgiye sahip olduğunu düşündüğü durumlarda aslında daha öğrenecek çok şeyi olduğunu öğrenmekten, hayatında değişiklik yapılmasından ve bu değişikliğe uyum sağlayamamaktan korkar. Görüldüğü gibi insan bilmediğinden korkar. Bilmediğinin kendisini küçük düşürmesini istemez. Bugüne kadar yanlış bildikleriyle yanlış yaşamış olmaktan ve bunu itiraf etmekten korkar. Bilmediğini itiraf etmedikçe, öğrenmek için ilk adımı atmadıkça korkmaya ve ön yargıyla yaşamaya da devam edecektir.
          Tüm insanlar böyle değildir tabii. Hiçbir meselede insanlar üzerinden genelleme yapmak doğru olmayacağı gibi bu meselede de doğru olmaz. Bir de bilmediğiyle yüzleşenler vardır. Korkusuzca “Bilmemek ayıp değil ki!” diye haykıranlar, bilmediklerinin üzerine koşarcasına gidenler vardır. “Her şeyi bilmem hiçbir zaman mümkün olmayacak ama yeni bir şey öğrendiğimde bir önceki durumuma göre daha çok şey biliyor olacağım.” diye düşünüp bilginin hazzına ulaşanlar vardır. Elindekiyle asla yetinmeyip “Daha yok mu?” diye yaşayanlar vardır. İşte bilmemek, bilmediğinden korkup ona ön yargıyla yaklaşmayı değil, bu insanların yaptığı gibi öğrenmek için koşturmayı gerektirir. İnsanlık ancak bu yolla ilerlemiştir. Bundan sonra da ancak bu yolla ilerleyecektir. Teknolojinin, hayat kolaylığının geometrik biçimde arttığı günümüze gelmemizde “Bilmenin sonu yoktur.” diye düşünen insanlar rol oynamıştır. Günümüzde de pek çok sıkıntı mevcuttur elbette. Ama bu durumda, yine problemleri görmezden gelenler değil, bu problemlerin sebeplerini ve kurtuluş yollarını araştıranlar, bir diğer ifadeyle öğrenmeye çalışanlar, bilmemezlikten gelmeyenler, bilmedikleri sıkıntılardan korkup kaçmayanlar bu sorunları aşmamıza vesile olacaktır. Söz gelimi, cep telefonunun kanser yapma ihtimali olduğunu yok sayanlar bir yere varamayacaktır. Buna karşın, bu hipotezi araştıranlar, doğruluğunu öğrenmeye çalışanlar insanlığa kıymetli bir bilgi kazandıracaklardır. Yani, bilim yaparken dahi bilmediklerinin çokluğunun farkında olan insanlar, öğrenme isteklerini devam ettirdikleri müddetçe insanlık ilerlemeye devam edecektir.
         Aslında bilmekten daha önemlisi bildiğini uygulamaktır. Bilmediğinden kaçmayan insan, bilinmezleri bilinir yapma yolunda ilk adımı atmıştır. Fakat bilinmezlerin bilinmeye başlamasının insanlık açısından bir değer ifade edebilmesi için hayata geçirilmesi en temel şartlardandır. Yine kanser örneğini verecek olursak, cep telefonunun kanser riskini artırdığı öğrenilirse, telefon kullanımının bu keşfi yapanlar arasında azalması gerekir. Yine çok göz önünde olan bir meseleyi misal olarak verirsek, sigara içmenin devlet eliyle zararlı olduğu duyurulmaya çalışılırken, sigara paketinin üzerinde bile zararlı olduğu yazarken hâlâ çok yüksek oranda sigara içiliyor olması bu bilginin pratik hayata uygulanmasında sıkıntı olduğunu göstermektedir. Hâlbuki insanların yarısı bile kendisinden mesul olduğunu düşünse ve bildiğini uygulasa bu gibi zararlı alışkanlıkların yaygınlığı da azalacaktır. Bırakmak isteyip de kendinde güç bulamayanlar, toplumdaki bildiğini uygulama akımından güç alacaklardır. Sonuç olarak, bilinen uygulanmazsa yapılan yanlışlar devam eder, toplumda iyi yönde ilerleme zorlaşır.
         İnsanlık yolunda ilerleme olması için öncelikle bilinmeyenlerin bilinmediği kabul edilmelidir. Sonrasında bu bilinmeyenleri öğrenme yolunda çaba sarf edilmeli ve korkup ön yargıyla yaklaşılmamalıdır. Peki, öğrenmek işin son noktası mıdır? Hayır, henüz işimiz bitmedi. Öğrendikten sonra hayata aktarılmayan bilgi bir kıymet ifade etmez. Kitaplarla yüklü bir merkep için kitaplar sadece merkebin hayatını zorlaştıran yüklerdir. Aynen bunun gibi, bildiklerini uygulamayan insan da bu bilgilerin kendisine yük olduğunu hisseder. İnsanı merkepten ayıracak olan şey, bildiklerini yani tabir yerindeyse taşıdığı yüklerini hayatına uygulaması olacaktır. Bundan sonra da insan hâl diliyle çevresine örnek olmalı ve doğru bildiklerini de anlatmaktan çekinmemelidir. Bilinmezler bilindikçe, bilinenler pratiğe döküldükçe, doğru bilinenler paylaşıldıkça insanlık ilerleyecektir, bu yolda bilinçli insanların sayısının artması yine insanlığın yararına olacaktır.

Not: Yazının ilham kaynağı Jose Saramago-Bilinmeyen Adanın Öyküsü kitabıdır.     
          

14 Ekim 2015 Çarşamba

En Çok Kendime Kızardım


          En çok kendime kızardım. Susmazdı içimdeki masum. O masumdu, çünkü yaptıklarımda onun payı yoktu. Yapma derdi bazen, sesinin çok az geldiği zamanlar olurdu, arzularım ve heveslerim açgözlülükle bağırıp çağırmaya başladıklarında mahzunlaşır, susardı o masum. Her şey olup bittikten sonra "Ben demiştim." demenin bir anlamı olmadığını bildiği için sessiz sessiz ağlamaya başlardı. Her şey olup bittikten sonra savaş sonrası sessizlik gibi bir sessizlik olurdu, babasını yitirmiş küçük bir çocuk gibi ağlayan o masumun sesi duyulurdu. O zamanlar kulak verirdim o sese, bazen o ağlayış çok derinden sarsardı beni, hıçkırıklara boğulurdum o zamanlar. Bazen de ağlamasından bıkardım, ona karşı soğukkanlı davranırdım, hiçbir şey olmamış gibi yaşamaya devam etmeye çalışırdım. Ama bu çabalarım sonuç vermez ve günün sonunda kendimi yine o masumla birlikte sessiz sessiz ağlarken bulurdum. Onun ağlaması değil de ağlatılmasıydı beni yakan. Ağlatan kimdi peki? Her şeyin sorumlusu kimdi? Kendi sebep olduğum bir şeye oturup üzülmem sıkıntı değildi, hatta olması gereken de buydu. Asıl sorun, kendimi her seferinde o masumun yanında oturup ağlarken bulmamdı. Yüz kere, bin kere... Her seferinde ağlatanın "ben" olduğumun farkında olarak yanından ayrılırdım. Peki neden tekrar ağlarken bulurdum onu? Farkındalık yetmiyor demek ki. İçi boş, desteksiz bir fark etmeymiş demek ki benimkisi.

          Herkes hata yapar. Hatasını itiraf edenler bir adım öndedir. Ben, kendime hatamı itiraf ediyordum, o masuma da diyordum ki: "Merak etme, bu sondu. Bir daha senin ağlamana müsaade etmeyeceğim." Bu mantığa göre bir adım öndeydim. Ama sorunun çıkış sebeplerini bulup yok etmedikçe, bir hatayı yaptıktan sonra o hataya sebep olan faktörleri ortadan kaldırmadıkça sorun tekrar edip duracaktır. Bende de aynısı oluyordu. Hatamın farkındaydım, bunu itiraf da ediyordum, kendime ve o masuma da söz veriyordum bir daha olmayacağına dair. Ancak derinlere inip bakmıyordum, uçurumun kenarında dolaşmaya devam ediyordum, ateşle oynuyordum. Bu durumda düşmem veya yanmam kaçınılmaz oluyordu. Her ağlatışım, öncekine göre beni daha duyarsız kılıyordu. Her verdiğim söz, daha boş manalar ifade ediyordu. Yaptıklarım yapacaklarımın teminatıydı, bu durumda masum ağlamaya mahkûm muydu? Mahkûm olmalı mıydı? Ben arzularımın esiri olarak kalmalı mıydım? Ben..iyi bir insan olamayacak mıydım? İyi insan...

          O masumun ağlamalarına canımı versem de onu ağlatmasam; yahut birileri tutsa elimden, sen de yardıma muhtaçsın çocuk dese, saçımı okşasa güzel olurdu. Akan gözyaşlarım olurdu o zaman, kalbimden gelir yanağıma akardı. Timsah gözyaşlarım akmazdı o zaman.

          En çok kendime kızardım ben. Masumları üzüp onlara yalan söylediğim için. Onlara söz verip de ikiyüzlülük yaptığım için.. Kendimi sevmezdim..en çok...

9 Ekim 2015 Cuma

Yakın ve Uzak



          Uzaklıklar yakınlıklarla kardeştir, bir gerçeğin iki uç noktası olsalar bile. Kimi zaman çok uzaktadır en yakındaki, aynı odada bedenler birbirine yakın görünse de düşünceler, hayaller öylesine uzaktır ki, seslenseler duyamazlar birbirlerini. Bu yüzdendir kimi zaman bağrışmalar. Ses çıkar, hatta çıkan seslerden kulak zarları rahatsızlık duyar. Ama kafalar birbirini duymadığından, tepki veremezler. Karşıda başka bir düşünce mi varmış? Haberleri bile yoktur.
          Kalpler uzaklaşır bazen de. Sevgiden, merhametten yoksunlaşır. Kalp sahibi kalp sahibini yok sayar. Farkında olmadan kalbini söküp atar, hem kendi kalpsizmiş gibi davranır, hem de karşıdaki. Göğüs kafesleri arasında bir adımlık mesafe vardır, ancak onun içindekiler çok farklı hayallere dalmışlardır.
          Bazen de binlerce kilometre vardır arada. Ama kalpler yan yanadır. Bedenlerin haberi olmasa ne değişir ki? Aynı geceye bakar gözler, aynı güneşi selamlar gün doğarken. Yahut gecenin karanlığında aynı anda odaya çekilir kalpler, en güzel giysisi olan hüzünleri aynı anda giyerler. Yastığa aynı anda konulur başlar, gözyaşları yanaklardan süzülür aynı özlemle. Zaman da ortaktır, aynı zamanın içindedir kalpler; özlemler de paylaşılmaktadır. Bazen kalemi eline aynı anda alır hasretlikler. Kim iddia edebilir ki onların birbirine uzak olduğunu? Zaman aynı, dünya aynı, gökyüzü aynı, güneş aynı, his aynı, dua edilen Allah aynı. Bir de zamanın farklı olduğunu düşünsenize..aynı geceye bakamadığınızı, aynı güneş tarafından aydınlatılmadığınızı düşünsenize..! En fenası da ya aynı Allah'a dua edilemeseydi..ya Allah'a dua edilemeseydi...
          Uzaklık burda başlar işte. "Bir"leri görmeyenler farklı bedenlere takılır, farklı düşüncelere, farklı arzulara saplanıp kalırlar. Gidemezler bir adım öteye. Elini uzatsa tutabileceği bir el varken, doya doya seyredebileceği bir çift göz ona bahşedilmişken kendini soyutlarsa, farklılıkların soğuk tarafından kurtulamazsa bir insan, beraber gülmeyi nimet saymayıp hoşuna gitmeyen her şeye kükremeye devam ederse şayet en sonunda yalnızlığıyla birlikte harika (!) bir hayata sahip olur. Buna karşılık, aynılıklardan yola çıkanlar, verilenlerin farkına varanlar, bulunan her ortak paydada daha da yaklaşırlar. "Öyle bir 'Gel!' derler ki mesafeler anlamını yitirir." (Ümit Yaşar Oğuzcan) Gecenin karanlığında buluşurlar, bir şiir kitabının dizelerinde el ele tutuşur kalpleri, uzaklıklar yakınlıklara inkılap etmiş olur.
Uzaktakilerin yakınlığı iyi hoş ama yakındakilerin uzaklığı acı verici değil mi? Birbirine her gün bağırıp çağıranlar, empati kurmaktan şiddetle kaçanlar, aynaya baktığında kendi yüzünden daha derinini fark edemeyenler, günden güne yalnızlaşanlar... En çok acı vereni de yıllarca aynı yastığa başını koyup bugün bu halde olanlar var. Çözüm ne mi dostlar? Ben vicdan eğitmeni değilim, olsaydım önce kendi vicdanımdan başlardım eğitime. Tek bir şey söyleyebilirim. Hala bir şeyler yaptığınızda, ara sıra da olsa içinizde bir rahatsızlık hissediyorsanız, keşke söylemeseydim de kalp kırmasaydım diyorsanız, aynı şey bana söylense nasıl tepki verirdim acaba diye düşünüyorsanız hala umut var demektir. Vicdan, ölmedikçe susmaz; o susmadıkça ümit vardır. Onu susturmaya çalışanlar değil, ona kulak verenler, onun sesinin daha yüksek çıkmasını arzu edenler daha huzurlu olacak, güzellikleri daha çok fark edecektir. Tecrübem, gözlemlerim, ümidim ve duam bu yöndedir. Vicdanları susmamış daha mutlu bireyler olmamız dileğiyle.