23 Eylül 2015 Çarşamba

Kendi Dünyamızın Firavunu

Bir psikoloji uzmanı değilim. Psikolojiyle alakalı da bir kitap okumuşluğum yoktur. Yahut uzun yıllar yaşamışlığım, birilerinin yediği kadar üzerime dökmüşlüğüm de yok. Sadece beni epeyce rahatsız eden bu konu hakkında yazmak istedim: genel olarak iletişimsizlik, bireylerin birbirine karşı tavırları.
İletişim çağında yaşıyoruz(!). Laf..! Bireyin kendi arzularını tatmine yönlendirildiği; televizyonla, bilgisayarla, akıllı telefonla, medyayla bencilleştirildiği hatta narsistleştirildiği; kalabalıklar arasına herkesin kendini yalnız hissettiği; herkesin “Kimse beni anlamıyor!” anlayışında olduğu; herkesin hikayesini eşsiz ve kendisini dünyanın merkezindeki VIP(very important person) şahsiyet zannettiği bir zamanda yaşıyoruz. (Herkes üstüne alınsın, çünkü “Ben yapmıyorum.”lar sorunların temel kaynağı aslında) Bu yaşam tarzı yeri geldiğinde muhatabımızı geçiştirir gibi dinlememize, yeri geldiğinde ise sert çıkıp “Ben yanlış mı biliyorum yani!? Sen nasıl bana hata isnat edersin?” benzeri söylemlerle konuşmaları kavgaya dönüştürmemize ve kendimize toz kondurmamamıza sebep oluyor. “İletişimsizlik” diye adlandırdığımız, kişilerin birbirleriyle anlaşamama, birbirlerine dertlerini anlatamama, muhataplarının ne ifade etmeye çalıştığını anlayamama problemi bunlardan kaynaklanıyor. Yani sorunların çoğu şahsımızdan doğuyor. Herkes çevresindeki insanların davranışlarını eleştiriyor, başka insanların hatalarını bir hayat uzmanı, yaşam profesörü edasıyla tespit ediyor. Fakat gözler içe çok az dönüyor. Dünyada 7 milyar insan varsa kendimiz hariç 6.999.999.999 kişinin hepsini tanıma imkanımız olsaydı hepsini eleştirmekten bıkıp usanmazdık gibi bir tablo var karşımızda. Diyelim ki benim çevremde 100 kişi var. O 100 kişiyi hayatlarının her ayrıntısıyla tanıma imkanım var mı? Demeye çalıştığım şey davranışlarındaki temel sebepleri anlayabilir miyim? Ne zaman neden kızdı, neye sevindi, kime sert davrandı, kime nasıl bir tavır takındı…? Günümüz dünyasında yaptığım tek şey o insanları kendi değer yargılarımla eleştirmek, yeri geldiğinde onunla sertçe tartışmak. Ama o benim sahip olduğum hayata sahip değil, ailesi farklı, farklı okullara gitti, arkadaşları farklı insanlardı. Eleştirmek vardır, gömmek vardır. Bizim yaptığımız masum ve yapıcı eleştiri değil, biz davranışları gömücü, kişilerin hayatını yok sayıcı davranıyoruz. Yoksa eleştiri özellikle yakın arkadaşların birbirine yapması gereken bir şeydir, yapıcı zeminde ve kibar üslupla olmalıdır. Bu noktada şu da Ebu Hanife’nin bal yeme olayındaki tavrı da benimsenmelidir. (http://www.muminem.net/dini-hikayeler/16118-imami-azam-ve-bal-yiyen-cocuk.html) Kendi yaptığımız, yapmayı sürdürdüğümüz bir yanlış varken başkasını bunu yapmaması konusunda uyarmamız absürt olur ve etkili olmaktan uzaktır. Sigara içen babanın oğluna içmemesini öğütlemesinden farkı yoktur.
Dağıtmadan devam edelim. Yüz kişinin davranışlarını değiştirmeme olanak var mı? Ve ben bu imkana sahip olsam bile, onların hepsini kendi değer yargılarıma göre değiştirmiş olmaz mıyım? Bu durumda farklı fikirlerin yaşamasına olanak kalmaz. Ki bu mümkünsüzdür. Bunun yerine yüz kişinin tamamı kendisini kontrol etse, başkalarında görmek istediği meziyetleri, saygıyı kendine uygulamaya gayret etse, farklı fikirlere kapalı olmasa, eleştirdiği vakit yapıcı eleştiri yapsa daha kolay olmaz mı? Bir kişinin, hükmedebilmesi mümkün olmayan yüz kişiyi değiştirmesi mi daha kolaydır -ki her yüz kişi diğerini kendi yargılarına göre değiştirmeye çalıştığında ortaya on binlerce çatışma çıkacaktır- yoksa yüz kişinin, kendisini değiştirmesi mi daha kolaydır? Değiştirmekten kasıt, fikirleri yontmak, belli şekle sokmak değildir. Temel etik kurallarına uygun, başkalarına saygılı olmak, yeni fikirleri değerlendirmeye açık olmak, hatası yüzüne söylendiğinde “Sen kimsin de bunu bana söylüyorsun!?” demeyip kendisini sorguya çekmek, yanlışını fark ettiğinde doğruya dönmesini bilmektir kendini değiştirmek.
Herkesin bir gün bilinçleneceği belki bir hayaldir belki de gerçekçilikten uzak bir hedef. Ama böyle bir toplumda insanlar daha az sinirli olacak, daha az bağırıp çağıracak, daha çok çözüm bulacak, daha güler yüzlü olacaktır. Ve bu hedefe ulaşmanın ilk adımı, işe, şu an iradesiyle kontrol edebildiği tek kişi olan kendisinden başlamasıdır.

4 yorum:

  1. Peki bu yüz kişiden bir kişinin bile kendini değiştirebilme ufkunu elde edebilmesi nasıl mümkün olacak hele ki günümüzde kendi doğrularına saplanmış bunca insan varken?
    Acaba bu insanlar(biz) dönüp kendi(mize)lerine 'ben yanlışım' diyebilecek mi(yiz)?
    Bize de bu iletişimsizlikte sorumluluk düşüyor mu ?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bu kadar ortak noktada buluşmak herkese o yüzden nasip olmuyor zaten. O ufka ulaşamayan insanlar ya kendi hallerine bırakılıyor ya "şans eseri" gözleri açılıyor yada -aynen dediğin gibi- o ufka ulaşan insanlar tarafından yol gösterilmesi şerefine nâil oluyorlar. Eğer dışarıdakilerden en azından 1'inin daha böyle olmasını istiyorlarsa, ortak dairede herkesi eşit görebilen o insanların, diğerleri tarafından fark edilmesi, onları etkileyebilecek vasıfları olması lazım ki sözleri bir kulaktan girip diğer kulaktan çıkmasın. En azından o "1" kişi üzerinde söz sahibi olunması belki de yeterli olacaktır. Yoksa kendini aşmış,benliğinden sıyrılmış bu insanlar dışarı her çıktıklarında "keşke anlasalardı... eğer anlatabilseydim bu durumda olmazlardı" gibi düşüncelerle dayanacak bir göz yaşı bulacaklar...

      Sil
    2. Vicdanlar cılız da olsa ses çıkarabiliyorsa, yapılan yanlışlardan sonra insan içinde rahatsızlık duyuyorsa, bi yerde yanlış yaptım heralde gibi düşünceler insanın aklını meşgul ediyorsa, vicdan ölmemiş demektir. Vicdan doğuştan herkeste olan bir şey olduğuna göre ve vicdanı susanlar sonradan zorla, vicdanını taşa vurarak öldürenler olduğuna göre, doğruya yönelmiş bir ufuk insanda doğuştan vardır. Bu ufku elde etmenin yolu, vicdanın sesini dinlemekten geçer. Vicdanının sesini kısan bu ufuktan uzaklaşır. Vicdanının sesini açan, kendi doğrularına saplanıp kalmaz.

      Sil
    3. O vakit insanın benliğinden sıyrılması kendi adına yapacağı en önemli vazife olmalıdır ki başkalarına da sesini duyurabilsin.Onlara ayna olabilsin bir bakıma.
      'Bana layık değil bu bende,bilmem bu lutf ile ihsan nedendir' demek ve kendini küçük görmek..Teşekkür ederim.

      Ve vicdanı taşa vurarak öldürmek.Günümüzde fark edemeden yaptığımız ne acı bir durum. Yanıbaşımıza düşen bir ateşi görmezikten gelmek ve başımızı çevirmek...

      Sil