24 Kasım 2015 Salı

Bir Islak Yolun Yolcusu

          

          Bir kimsenin hiç kimsesiydim bir zamanlar. Başıboş dolaşırdım yollarda. Kafama estiği zaman çıkardım yataktan, kafa esmediği zaman çıkmaz yatar dururdum. Bir hikayem var sanırdım. Ama bilirdim bomboş bir hikaye olduğunu. Bir yerlerinde bir eksik olduğunu, manasız bir şekilde sürüp gittiğini o hikayenin. Bazen ağlardım o hikayemi düşünürken, bazen ağlamam gereken yerde gülerdim acımasızca. Başımı alıp gitmek isterdim bu şehirden. Noktalamak isterdim hikayemi. Üç yıldızı koyup yeni bölüme geçmek değil, bir sayfa boşluk bırakıp yeni başlık atmak değil, bir kitabın kapağını kapatıp da serinin ikinci hikayesine başlamak da değil. Cümle bitmiş, bitmemiş ne fark ederdi ki? Noktayı orda koysam, kapağını kapatsam hikayemin. Cebimden çıkarıp çaksam çakmağımı, yaksam hikayemi. Yaksam ve kül olsa. Kimse görmemiş olsa beni, kimse okumamış olsa hikayemi, kimse dahil olmamış olsa benliğime, hür olsam, bir martı gibi gitme özgürlüğüm olsa ama gitmesem. Kalsam ama gitmek istediğim zaman tutanım olmasa. Kimse değil tutan esasında. Ben benden kurtulsam alâsı olurdu aslında.

          Kapşonlumu giydim, ıslak sokaklarda yürüyorum. Kimse yok, bozuk bi elektrik trafosunun sesleri geliyor. Onun önünden geçiyorum kafamı kaldırmadan. Gökyüzüne bakmak istiyorum, kafamı kaldırıyorum ve yükselen binaları görüyorum. Yıldızlar uzakta, o kadar uzaktalar ki ışıkları bile görünmüyor. Ellerim üşüyor, bu yüzden pantolonumun ceplerinden çıkarmıyorum ellerimi. Yürümeye devam ediyorum. Ama nereye gittiğim hakkımda hiçbir fikrim yok. Bir amacım da yok gerçeği söylemek gerekirse. Bir hedef belirlemeden atmışım kendimi sokağa. Neden kimse yok, neden yıldızlar bu kadar uzakta. Gün de uzak mı acaba? Saatime bakmak için kolumu kaldırıyorum ama kolumda saat yok. Zamanı kaybetmişim. Oturup ağlasam, kendimi yerlere atsam, ıslak kaldırıma oturup beklesem ne olacak ki diyorum kendi kendime. Bir şans vermiyorum onlara. Ne kaldırıma, ne yola, ne yağmura. Onlar yokmuş gibi davranıyorum yine. Herkes nerede diye haykırıyorum. Apartmanların ışıkları da yanmıyor. Herkes mi uyuyor yoksa herkes mi ölüyor? Yoksa yağmurun maruz kaldığına onlar da mı maruz kalıyor? Tek yaşayan ben miyim Allah’ım? Yaşamak mı..?

Bir hüzünlü müzik gibi, dinlerken ağlamak istiyorum kendimi. Kalbim çarpsın, o da ağlasın. Melekler bir olsun benimle, yıllardır gözyaşı eksik olmayan sol kanadım da ağlasın, mürekkebi kullanılmaya kullanılmaya kurumaya yüz tutmuş olan sağ kanadım da.. Ben yürümeye devam edeyim ama gece olmasın. Yağmur yağmasın, yerler ıslak olmasın. Karanlık dağılsın, güneş gülümsesin ben de ona gülümseyim. Herkes uyumasın. Herkes ölmesin. Ben ölmeyim. Yaşayalım, bir hayatımızı “bir”ine uygun yaşayalım. Ama bunu isteyemem ben. Gözyaşımı silmesi için Bir’inin…Önce ağlamam lazım genç dostum. Kürek sallamadan yorulan mı arar gözün? Tam karşındayım. Bir teselli için erken değil mi gözüm? Gel önce bir koşmaktan yorulsun bacaklarımız, sıcaktan kurusun boğazımız, karanlıktan gözlerimiz burnumuzun ucunu göremez hale gelsin Azizim. Sonra düşünürüz yatıp uyumayı, sonra isteriz suyu, sonra seviniriz gün doğumuna. Yoksa şimdiki halimizden de kötü bir halde buluveririz kendimizi. Her gün her yer aydınlansın diye, içimiz ısınsın diye, çiçekler açsın diye, meyveler büyüsün diye milyonlar kilometre öteden güneş gülümsetiliyor… Zaman sürdürülüyor ki nihayete ersin hayat, tarlalar meyvelerini versin diye dönüyor dünya…


“Uçurumun kenarındayım Hızır
Bir dilber kalesinin burcunda
Vazgeçilmez belaya nazır
Topuklarım boşluğun avcunda
Derin yar adımı çağırır
Kaldım parmaklarımın ucunda
Uçurumun kenarındayım Hızır
Bir gamzelik rüzgar yetecek
Ha itti beni, ha itecek
Uçurumun kenanndayım Hızır
Divan hazır
Ferman hazır
Kurban hazır”

Ömer Lütfi Mete

4 yorum:

  1. Sonra düşünürüz yatıp uyumayı, sonra isteriz suyu, sonra seviniriz gün doğumuna.
    Şayet ben yürümeye devam ettikçe gün doğacaksa üzerime bu yoldan vazgeçmeden yürüyeceğim.Ve tüm aydınlık ve karanlıklar kendi içimizde değil midir zaten?Eğer kendimi en başında yok sayarsam ''hiç kimsenin hiçbir şeyi ''olurum.
    Güzel bir yazı.Ve üslubunuz daha çok ruhsal portreleri anlatan çok açık olmayan bir tarz..Bu da yazılarınızı ilginç kılıyor.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Kendine takılanlar çöplüğü aslında bu dünya. Kalplerde gün doğumuna asırlar var gibi. İnsan yine de inanmak istiyor, tutunmak istiyor bu umuda. "Bir ümidim var..." diyenlerin o ümidine sarılmak istiyor. O ümit olmayı arzuluyor insan. Sonra gözünü kapatıp açıyor ve yine benliğin duvarına çarpmış buluyor kendini. Kimi zaman benliğin dört duvarı arasına sıkışıp kalıyor benim gibi. Dünyası o kadar, ufku o kadar. O duvarlardan kurtulmak için bir kurtarıcı bekliyor insan...
      Yorumlarınızı okumak beni mutlu ediyor, teşekkür ederim :)

      Sil
  2. Evet kendimize takılıyız ne yazık ki ama kendimizden daha çok da başkalarına takılıp kalmışız.Kendi içimizde bir yol bulamayıp sıkışmamız bu yüzden belki de.Geç kalmayalım o zaman eğer aşılabiliyorsa benlik duvarları ümidimizi kaybetmeden ilerleyelim ve ümidi olanların dayandığına biz de dayanalım.O ümit olmayı başarabilir miyim,başarabilir miyiz bilmiyorum ama başka nereye hangi yöne dönebilirim ki?

    YanıtlaSil
  3. Peki ya o kurtarıcı hiç gelmezse, insanın çok ihtiyacı olduğu halde, hatta insanın kendisi kurtarıcı olmalıysa? En büyük araf budur zannediyorum ki, her şey olması gereken bir insanın hiçbir şey olamaması.
    Haklısınız, bir ümidi olmalı insanın, bir ümidi olanlara sarılmalı ki gönlü ferahlasın, bir yol bulsun, dosdoğru bir yol. Demesi kolay da, ah nankör nefsim diye haykırasım geliyor. Ne yapmalı, nasıl ayağa kalkmalı, bu benlikten ve duvarlardan nasıl sıyrılmalı?
    Çok sevdiğim bir arkadaşım şöyle demişti:
    "Uçurumun kenarındayım Hızır
    Kuş olup göklere uçmak da var
    Sonunu göremediğim diplere düşmek de"
    Bu güzel yazı için teşekkürler, kuş olup göklere uçanlardan olmak duasıyla

    YanıtlaSil